1998 den bu yana birlikteyiz. Yaşamın tadını bir olta ipinin peşinde arayanların dünyasına hoş geldiniz

Hint sazanı; namı diğer CANER
Foto: Reşat BenzeBundan 10 yıl kadar önce eşim ikinci bebeğimizin doğumundan sonra 1 yıl ücretsiz izin almıştı. Bu nedenle evde yalnız hem çocuklara bakmakta zorlanıyor hem de evde kapalı kaldığını düşünüp canı çok sıkılıyordu. Nisan ayı gelir gelmez onu İzmir’e kayınvalidemle birlikte yazlığa yolladım . Diğer bir deyişle artık hafta sonları yatılı balığa gitmeme mani bir durumda kalmamıştı. Orhan arkadaşımı eve davet ettim ona bir aralar TRT 4 den kaydettiğim balık avı belgeselini seyrettirirken Orhan bana bunlardan Türkiye’de var dedi. Sözünü ettiğimiz balık (resimde grubumuzdan bir arkadaşımın Dr Reşat Benze’nin Keban da yakaladığı 37 kg lık hint sazanı görülüyor) Hint sazanı “indian carp” yada yöresel adıyla ‘’Caner”  idi. Bizim dairenin elektrik teknisyenlerinden Süleyman'ın kendi boyundan büyük sazanların arasına yatıp çektirdiği resimden bana söz etti. Dururmuyum hemen ertesi gün Süleyman’ın yanına damladım, resmi gördüm. Süleyman 7-8 sazanın arasına yatmış keyifle poz vermişti. Damarlarıma daha o anda bol miktarda adrenalin dolmuştu. Evde bana mani olabilecek kimse de yoktu. O an planımı yaptım en az iki şoför lazımdı. Derhal bekar asistanlarımdan Zekai Yaman kardeşimi ayarttım , Bizim ikimizi çok kararlı gören Süleyman zaten epeydir miras hesaplaşması için Divriği’ne gitmeyi düşünüyormuş. Alkolik olan Süleyman şaraba ve rakıya para yetiremediğinden yol parası bulup gidememişti. Hemen oda bensiz oralarda başınıza iş gelir diyerek kendini gruba dahil ettirdi. Bizde balıkların hatırına ayyaş avutmaya razı olduk. Geriye masrafı paylaşacak 2 kişi daha kalıyordu. Bu olay Fakültemizin küçük av camiasında çabuk duyulmuş ve iki arkadaş aradığımızı duyan avcılar Zekai’nin kışkırtmasıyla birbirlerine sen kılıbıksın gidemezsin diye takılmaya başlamışlardı . Çok geçmeden giderdin gidemezdin iddası sonu verdi ve arkadaşlarımız Ahmet ve Ziya Ekürisi tuzağımıza düşerek gelmeyi kabul ettiler. Ankara av bayilerine anormal boyutlu iğneler özel misinalar sipariş edildi ve Sivas Divriğin’den balık çıkmaya başladı haberiyle mayız ayının başında 15 saatlik bir yolculuğa çıkıldı. Yanımıza yakaladığımız balıkları koymak için 6 tane en büyük boy buz kutusu almıştık. Yolculuğumuz Sivas'a kadar hayaller ile geçti şakalaştık. Sivas’a gelip Hafik yönünden terör açısından güvenli olan yoldan gideceğimize Kangal, Timisi yolundan (harita üzerinde daha kısa görünüyordu ve Süleyman sızmıştı) Divriği’ne doğru yola çıktık. Biz balıktan başka bir şey görmediğimizden olayın terör boyutunu hiç düşünmemiştik. 2 saat boyunca karanlıkta bir uçağın rahatça inebileceği genişlikte pırıl pırıl bir yolda ne karşı yönden gelen ne de bizim istikamette giden hiç bir araca rastlamadık. Arabayı ben kullanıyordum arabadakiler artık uyumuştu açıkçası çok korkmuştum ancak herhangi bir engelle karşılaşmadan Divriği'ne geldik. Divriği’nin girişinde pusuya yatmış Jandarmaya terörist olmadığımızı ispat edene kadar anamız ağladı. Ancak fakülte sekreterimiz Songül hanımın abisi olan astsubayın nöbet devralıp kimliklerimizi kontrol ederken bizim kardeşinin amiri olduğumuzu öğrenmesiyle kurtulduk. Olayın ciddiyetini o zaman kavradım ama gelmiştik bir kere. Sabah saat 3 gibi Süleyman’ın kayınvalidesine en azından arabayı oraya bırakırız diye gittik. Kadın ile Süleyman içeride epey tartıştılar beklenen misafir olmadığımızı derhal anlayıp içeri bile girmeden oradan kalktık.
Arabayı astsubay arkadaşın önerdiği üzere karakola bırakıp Çaltı ırmağının Fırat nehrine karıştığı noktaya tek ulaşım olan tren istasyonuna gittik. Tren sabah saat 4 gibi geldi. Tıpkı kızılderili - kovboy filmlerindeki gibi ilk ve son vagon tren güvenliği için asker doluydu. Benim bu durumdan tedirgin olduğumu gören bir köylü bana korkma beyim bu her iki taraf içinde tek ulaşım yolu diyerek beni teselli etti. Yarım saat sonra Çaltı istasyonunda indik. Çaltı bir zamanlar büyük bir kasaba imiş ama terör yüzünden boşalmış. İstasyondakiler bize yarım saatte bir tren geldiğini demir yolu raylarını takiben gideceğimizi yolda 3 tane 100 metre civarında tüneli geçeceğimizi eğer tren gelirse tünel içinde minber tabir edilen oyuklara girmemizi yada raylar üstüne paralel uzanmamızı söylediler, biz önce gülüştük ama ilk tünele girince imansızımız sarhoş Süleyman bile imana gelip dua etmeye başladı. Tünel içinde korkunç bir hava akımı oluyor , hava cereyanı sanki fırtına çıkmış gibi  esiyor. Elde pilli fenerler ile tüneli bu ruh hali içinde geçtik. Bu tünelden 20 metre sonra ikinci bir tünel var. O sırada tren düdüğü duyuldu ama benim asistan Zekai tünele dalmıştı bile. Biz öylece kalakaldık. Tren uzun uzun düdüğünü çala çala gitti. Biz peşinden daldık Zekai’den eser yok. 35-40 metrelik bu tüneli’de geçtik çıktık hala yok, öbür tünele girince biz gitti çocuk diye ağlamaya başladık tüneli çıktık karşımızda FIRAT bütün haşmetiyle göründü.  Üstündeki köprünün  kenarında yangın merdiveni gibi bir yer var oradan Fırat'a iniliyor ve Zekai hala yok. Bir ağacın altında oturup ağlaşırken ağaçtan Zekai'nin kahkahası geldi. İndirip hep birlikte dinlene dinlene dövdük. Fıratın kenarına indiğimizde gün doğmuştu hemen oltaları yemledik attık. Daha 3 dk geçmeden 6 -7 kiloluk bir hint sazanı yakalamıştık, derken 10 kglık bir tane daha . Belgesel işe yaramış verilen taktikler tutmuş görünüyordu. Herkes çıtını çıkarmadan büyük bir sessizlikle oltalarını tartıyordu. Ama nafile bütün gün boyu başka balık vurmadı. Bu arada bizi gören 2 köylü ben merhaba der demez kaçıp derhal kayboldular,r anlam veremedim . Balıklardan ufağını közde pişirip yedik, heyecanla gece avını bekliyorduk. Gece çökünce ateş yaktık oltaları ağaçlara bağlayıp zillerini taktık ama çıt yok . Karnımız acıktı , öteki balığı da yedik. Hepimizde o bildik sabaha tutarız umudu vardı. Yol ve günün yorgunluğu üzerimize çökmüştü yatar yatmaz uyumuşum derhal arkadaşlar beni uyandırdı . Horultum dağlarda yankılanıyormuş. Bir süre sonra hepimiz uyandık ama postalıyla. Suratımda 43 nolu bir postal sigara izmariti ezer gibi dönüyordu. Ancak askerin de benden korktuğunu ayağının zangır zangır titremesinden anlayabiliyordum. Gece asker ateşi görmüş yada kaçan köylüler bizi terörist sanarak haber vermişti. Bizi yem olarak asker önüne konulduğumuzu sanan komutan askere gece boyu pusu kurdurmuş sabah tamamımız uyuya daldığında da bizi basmıştı. Burada kimliğimizi ispat etmemiz zor oldu. Sürekli Ankara’dan buraya balık tutmaya mı geldiniz ? hadi oradan anlamında aynı soru soruluyor ve hareket etmemize elimizi oynatmamıza dahi izin verilmiyordu daha doğrusu mermi ağza sürülü olduğundan biz hareket edecek cesareti bulamıyorduk. Komutan bizim kimlikleri incelerken ben sekreterimiz Songül hanımın abisi ile olan konuşmamızı , Divriği karakolunun gelişimizden haberdar olduğunu arabamızın karakolda olduğunu söyleyince orayla temas edip bizi doğrular bilgiyi alınca hem asker hem biz rahat nefes aldık ama komutanları astsubay arkadaş bize uzun uzun sövdü . Askerin o bölgeye sessizce yerleşip pusu atması tam 4.5 saatlerini almış. Bölge o kadar sarp ki bir tepeden öbürüne sadece demiryolu köprülerinden yürürseniz gidilebiliyor aksi halde iki tepe arası anormal sarp olduğundan ancak 3-4 saatte gidilebiliyor. Komutan derhal bize o bölgeden uzaklaşmamızı söyledi. Pılıyı pırtıyı toplayıp Çaltı
istasyonuna aynı tünellerden geçerek ve olayın terör boyutunun önemini bizzat yaşayıp öğrenerek geri döndük. Peşimizden askerin gelip te bizim sağ döndüğümüzü gören Çaltı istasyonu görevlisi bu sefer bizi özel harekattan falan sandı ve o bölgeyi denetleyen balık avcısı kılığına girmiş görevliler olarak algıladı. Amirim amirim diyerek bize köy tereyağı bal, sarısı ayrı beyazı ayrı tavalarda pişirilmiş yumurta ve taze köy sütü ve ekmeğinden oluşmuş muhteşem bir kahvaltı ikram ederek günün tüm sıkıntısını unutturdu. İlk tren biraz sonra geldi ve Divriği’ne döndük. Ankara’ya gelinceye kadar ağzımızı bıçak açmadı. 3-5 gün sonra Süleyman’ın kayınbiraderi Fakülteye ziyaretimize geldi elinde bizden 1 gün sonra Çaltı ırmağının Divriği ilçesi sınırında kalan bölgede daha küçük bir dere içinde kıstırılıp serpme ile avlanmış 45-50 kg gelen dev bir hint sazanı ile çekilmiş bir resim ve ne dese beğenirsiniz hocam yanlış yerde avlanmışsınız...

10-12 gün kadar sonra bir haber ile irkildim ''Çaltı istasyonu bir grup terörist tarafından basıldı. İstasyon amiri ve 1 görevli şehit 3 kişi yaralı''.
Hala her yağda yumurta yiyişimde Çaltı’daki o şehidin bize ikram ettiği kahvaltısı aklıma gelir.

Belki bu yazdıklarım sizlere maceraperest sorumsuz birinin hint sazanı avı macerası olarak gelebilir. Ancak asıl amacım ; o dönemki koşulları, balık avcısı gözüyle bizzat nasıl yaşadığımı , yaşamanın duymak yada okumaktan ne kadar farklı olduğunu ve bu koşullar altında bile balık avının nasıl bir tutku olduğunu , balık uğruna bir ayyaşa nasıl katlandığımızı kısacası balık avcısı ruhunu tüm ayrıntılarıyla sizlerle paylaşmaktır....................

 

Rastgelsin

 

Prof. Dr. Hikmet Solak
 

Bu site amatör balık avcılığına adanmıştır. Yoğun bir emekle hazırlanan bu sitedeki bilgi ve belgelerin kaynak gösterilerek dahi izinsiz kullanımı yasaktır.
 
web tasarım : rastgele
© bizimolta.com  2004 tüm hakları saklıdır.